BOZKARGA KOMPLO TEORİLERİ Dünya Sağlık Örgütü’nün
Kara Kitabı

Dünya Sağlık Örgütü’nün
Kara Kitabı



Paylaşın

Dünya Sağlık Örgütü’nün kurulduğu yıllarda insanlık büyük bir savaştan çıkmıştı. Irk, inanç, zenginlik
ayırmadan her insanı kucaklayacak küresel fikirlere, projelere ve kurumlara duygusal bir temayül
vardı. DSÖ “herkes için sağlık” vaadiyle çıktı yola. Soğuk Savaş’ın en sert döneminde Rus ve Amerikalı
doktorlar devrin salgın hastalıklarına karşı omuz omuza başarıyla savaştılar: Kolera, dizanteri, çiçek…
Bugün ise DSÖ tutarsız politikası ve gerçeklerle çelişen açıklamalarla insanlığı paniğe sürüklüyor.
Üstelik COVID salgını DSÖ’nün çuvalladığı ilk pandemi değil. Ebola ve AIDS ile mücadelesi hatalarla
doluydu ve DSÖ’nın ataleti yüzünden virüsler daha fazla ülkeye yayıldı.
COVID konusunda aylarca “Çin’e karantina uygulamaya gerek yok” diyen DSÖ başkanı yüzünden
Çin’e hapsedilebilecek bir virüs bütün dünyaya bulaştı. Dünya ekonomisi sarsıldı; hastalıktan ölenlerin
yanında pek çok insan işini kaybetti. Diğer yandan Covid salgını başladığından beri dünyadaki
milyarderlerin serveti 641 milyar $ arttı. Kanada’daki en zengin %1 nüfus ülkedeki bütün zenginliğin
%25.7’sini ele geçirdi. Bunlar sadece beceriksizlik mi yoksa DSÖ’nün gizli ajandası mı var?
ABD çekildikten sonra Pekin DSÖ’nün birinci finans kaynağı oldu. İkincisi Bill Gates vakfı. Vakfın
yöneticileri arasında ise Monsanto’nun kurmayları var. Genleriyle oynanmış tohumları kullanarak
çiftçileri soyan, böcek zehiri ROUNDUP ile her ülkede kanserin arttıran Monsanto… Artık sorgulama
vakti: DSÖ bir sağlık örgütü mü yoksa terör örgütü mü?

Dünya Sağlık Örgütü ne zaman terör örgütü oldu?
“Salgın büyüyecek… Covid durdurulamaz… Hiç bir aşı ve yok…”. DSÖ sanki panik tetiklemeye
çalışıyor… Ama bu karamsarlık yeni. Pendemi başında tam tersiydi. DSÖ başkanı Tedros ihmalleri ile
COVID’in yayılmasına büyük katkıda bulundu. Kim bu Tedros? Neyin peşinde?
Ocak 2020’de küresel tedbirler alınsaydı milyonlarca insanın hayatı kurtulabilirdi. Meselâ Çin ve
komşularında, kara sınırları, havaalanları ve limanlar karantinaya alınabilirdi. Bölgeye yapılan uçuşlar,
turistik geziler iptal edilebilirdi. Ama DSÖ’nün ihmali yüzünden olmadı.
DSÖ, Pekin ve Washington salgın hastalıkla değil birbirleriyle mücadele etmekle meşguldüler.
Hatırlayalım:
Covid salgını başlangıcında (Ocak-Mart 2020) Dünya Sağlık Örgütü başkanı Çin’e gösterdiği şeffaflık
için övgüler yağdırıyordu. ABD başkanı Trump ise “DSÖ Pekin’in basın bürosu haline geldi” diye sitem
etmekteydi.
Çin başkanı Xi Jinping de DSÖ başkanı Tedros Adhanom Ghebreyesus için “onun başkanlığında DSÖ
krizi mükemmel yönetiyor. Uluslararası topluluk DSÖ’nü alkışlıyor” demişti. Trump’ın cevabı ise şu
oldu: “Pekin’in yalanları yüzünden virüs bütün dünyayı sardı”.
Olayların başlangıcına geri dönelim: 23 Ocak 2020’de Pekin yeni bir salgın hastalığın başladığını
resmen ilan etti ve Wuhan şehrinde yaşayan milyonlarca insanı karantinaya aldı. Küresel felakete bir
hafta kalmıştı ama DSÖ başkanı Tedros “dünya için tehlike yok” diyordu.


Çin salgın hastalık gerçeğini Ocak 2020’de kabul etti ama yine Pekin’den gelen bilgilere göre ilk Covid
vakaları 2019 sonunda başlamış. Ama o tarihlerde durumu halka açıklamak isteyen gazeteciler
tutuklandı çünkü Çin yeni yılıydı ve kötü haber yaymanın âlemi yoktu!
Tabi “Çin yeni yılı” demek; on milyonlarca Çinlinin tatilden istifade ederek yurt içinde ve dışındaki
akrabalarına gitmesi demek: ABD, Avrupa… Aynı şekilde bu bayram dönemi için Çin’e gelen
milyonlarca turist oldu.
Bayramın hemen arkasından DSÖ başkanı Tedros Pekin’e gitti; bando mızıka… Diktatörlüklere has
anestezik nutuklar: “Çin’in gösterdiği çaba gurur verici. Salgın ile mücadelede Xi Jinping’in bizzat
liderliği üstlenmiş olması güven uyandırıyor…”
Bu nutuktan 48 saat sonra DSÖ başkanı Tedros kuruluşun merkezine, Cenevre’ye döndü. DSÖ ısrarla
“pandemi yok; küresel tehlike yok” diyordu ama 15 ülkede COVID vakaları teyid edilmişti.

Tedros şöyle dedi: “Pekin hepimizi etkileyen bir sür’atle virüsü tecrid etti; gen haritasını çıkardı ve bu
bilgileri hem DSÖ hem de dünya ülkeleri ile paylaştı. Söylenecek söz yok. Çin’in şeffaflığı ve diğer
ülkelere desteği açık. Çin pandemi mücadelesinde yeni bir standart oluşturdu; abartmıyorum”.
Virüs dünyaya yayılırken DSÖ Çin’e yapılan seyahatlere hiç bir kısıtlamaya gerek olmadığını; bu tür
tedbirlere karşı olduğunu dünya basını önünde ilân etti. DSÖ’nün gerçeği söylemesi için yönetim
kurulunun onay vermesi gerekiyordu… ama Çin’den para yardımı alan ülkeler vardı bu kurulda.
31 Ocak, Donald Trump ABD sınırlarını Çin’den gelen yolculara kapadı. Aslında o gün ABD’de tek bir
COVID vakası yoktu. Mayıs sonunda ABD pandemi konusunda suçlu bulduğu DSÖ’nden çıkacaktı. Tabi
Pekin suçlamaları reddetti ve ölümler için “ABD’nin kendi yetersizliği” dedi.


Şimdi biraz Tayvan’ı konuşalım. Zira DSÖ’nün garipliklerini anlamak için çarpıcı bir örnek. Çin’in
tanımadığı bir ülke fakat ABD desteği ile ayakta duruyor. Pandemi gibi bir krizde bile DSÖ Çin baskısı
yüzünden Tayvan’ın ismini bile anmıyor. Ama esas garip olan şu…
COVID mücadelesini DSÖ’den bağımsız olarak yürütmek zorunda kalan Tayvan, bu krizi en iyi atlatan
ülke oldu. Elbette Tayvan’ın bir ada olması da yardım etti ama bu herşeyi açıklayamaz. Neticede
COVID felâketinden en iyi kurtulan ülke, DSÖ ile hiç bir ilişkisi olmayan Tayvan!
Peki DSÖ hep böyle etkisiz, gerçekleri saklayan, faydasız hatta zararlı bir örgüt müydü? Bir bakalım…
Kurulduğu 24 Temmuz 1948 tarihinde 2ci dünya savaşı yeni bitmişti. 55 ülke Cenevre’de toplandı ve
DSÖ’nü kurdular.
DSÖ’ye doğum yeri olarak İsviçre’nin seçilmesi tesadüf değildi; tarafsız bir örgüt hedefleniyordu. Ama
siyasetin etkisi kendini gösterdi. Soğuk savaş yıllarıydı; Stalin 1949’da Rusya’yı örgütten çıkardı.
DSÖ’nün içinde iki ideoloji çatışıyordu: Biri liberal diğeri devletçi. Bazı üyeler sağlığın herhangi bir
mal/hizmet gibi para ile satılmasını isterken karşıt olanlar bunun küresel bir kamu hizmeti gibi
herkese verilmesini savundular.
1955’te Kruşçev’in yumuşama politikası ile Rusya DSÖ’ne geri döndü. DSÖ insanlığa hizmet edecek bir
projeyi başlattı. Çiçek hastalığı yeryüzünden silinecekti. Berlin’de, Küba’da ve Afrika’da soğuk savaşın
en korkunç mücadeleleri sürerken iki blokun doktorları elele çalıştılar.


Çiçek hastalığı yılda 3 milyon insan öldürüyordu. 1970 sonunda DSÖ bu hastalığın tamamen ortadan
kalktığını resmen ilân etti. DSÖ bu dönemde hakedilmiş bir saygınlık kazanmıştı. 55 üyeden 155 üye
ülkeye yükseldi.
1978’de Kazakistan’da toplandı DSÖ. Alma Ata’da yapılan toplantıda DSÖ sadece bir işbirliği örgütü
olmadığını, insanlığın sağlığını müdafaa için aktif biçimde meselelere müdahil olacağını ilân etti. Ama
bu yeni rol yüzünden DSÖ birilerinin ayağına fena bastı. Nedir?
Kamu sağlığı sorunları, ekonomik sorunlardan ayrı tutulamaz. Su, yol, elektrik altyapısı iyi olmayan bir
ülke, salgın hastalıklarla mücadele edemez. Meselâ halkın içtiği suya kanalizasyon karışıyorsa difteri,
dizanteri gibi hastalıkları engelleyemezsiniz. E ne var bunda?
Vahşi Batı’nın sömürdüğü ülkelerin sağlık sorunları, o ülkelerden çalınan elmas, petrol ve altına dikkat
çekti. Meselâ dünyadaki 6cı en büyük altın rezervina sahip Mali, bebek ölümlerinde dünya birincisi
olunca projektörler altın madeni işleten Fransız şirketlerine çevrildi.
Dünyadaki her insan hayatı kıymetli ise, herkesin sağlıgını korumak DSÖ’nün görevi ise Batı’nın
gönderdiği kan emici diktatörleri durdurmak da küresel bir sağlık sorunuydu. Çünkü bu ülkeler kendi
zenginliklerini kullanabilseler zaten aşı, ambülans, hastahane meselesi biterdi.

Buna bağlı bir diğer sıkıntı yine vahşi Batı’nın başlattığı savaşlardı. Genelde petrol, bazen gaz, altın ve
elmas için tetiklenen savaşların silahını da vahşi Batı veriyordu. Savaş, diplomatik olduğu kadar
küresel bir sağlık problemi. Neden?
Altyapı ve ekonomi çöküyor; doktorlar ölüyor veya ülkeyi terk ediyor. Tarım durunca açlık başlıyor.
Yaralı sayısındaki artış zaten yetersiz olan hastahaneleri kilitliyor. Savaşa harcanan para yüzünden en
basit ilaç, sargı, sedye vs bulunmaz oluyor.
İşte bütün bu pislikler DSÖ yüzünden çok daha görünür oldu çünkü 1978 Alma Ata toplantısında DSÖ
“2000 yılında herkese tam sağlık hizmeti” ulaştırmayı temel hedef olarak belirlemişti. Oysa eşitlikçi,
barışçı bir küresel sağlık politikası Vahşi Batı’nın sonu demekti.
1980’ler Thatcher ve Reagan liderliğinde dünyanın yobaz liberalizme geçtiği yıllar olarak tarihe geçti.
Dünya paraya tapan bu psikopatlar ile bütün insanların hayatına değer veren bir DSÖ’yü
barındıramayacak kadar küçüktü.
Vahşi Batı’nın gözünde zenciler, fakirler ve Müslümanlar elbette beyaz, Hristiyan zenginlerle eşit
olamazdı; olmamalıydı. 1980’lerden ABD’nin DSÖ’nü terk ettiği 2020’ye kadar bu bölünmüşlük vardı
DSÖ’de: ABD’nin zengin dostları ve ötekiler.
Neticesi ne oldu? 1979’da AIDS salgını başladığı zaman ABD’de vakalar 40-50 iken Afrika’da çoktan
milyonu geçmişti. Hayatında hiç doktor görmemiş ve görmeyecek olan on milyonlarca Afrikalının
hayatı DSÖ’nün kararsız ve tutarsız politikaları ile korunamazdı; öyle de oldu.
Birleşmiş Milletler DSÖ’nû elinin tersi ile iterek UNAIDS sektreterliğini kurdu. En güçlü BM ajanslarını
devreye sokan bu birimin görevi AIDS ile doğrudan mücadele etmekti… Yani DSÖ’nün yardımı
olmadan!
Tek hastalığa odaklı bir BM organı kurmak akılcı görünebilir ama bu ajansın finansal ve siyasî etkisi
yüzünden daha önemli sağlık sorunları ihmal edildi. Yani UNAIDS çözdüğü problemlerden daha fazla
problem doğurdu. Peki AIDS bitti mi? Hayır. Her sene 800.000 insan ölmeye devam ediyor.
2020’de durum ne? DSÖ küresel sağlık sorunlarında tekelini kaybetti. Oybirliği ile karar alma takıntısı
yüzünden aşırı hantal; önceliklerini tehlikeye göre değil para verenlerin emrine göre belirleyen,
tutarsız nutuklarla panik tetikleyen zararlı bir örgüt.
DSÖ’nün 2020 bütçesi 5 milyar $. İlk bakışta büyük görünebilir ama gerçekte modern bir şehrin sağlık
bütçesi kadar. Acil durumlarda bölgeye doktor, aşı vs yollamak yerine dünyaya bağış çağrısı yapıyor.
Gerisini siz düşünün!
1978 Alma Ata buluşmasındaki idealist, eşitlikçi ve barışçı DSÖ nasıl mümkün olmuştu? Bugünkü
DSÖ’ye nasıl gelindi? 1978’de artan nüfus sebebiyle fakir ve gelişmekte olan ülkeler DSÖ
meclislerinde önemli bir temsil gücü kazanmıştı. 1980’den itibaren ABD para musluğunu kapattı.
Çünkü kapitalistler fakir ülkelerin gelişmesine katkı sağlayacak bir DSÖ istemiyordu. Hele bu örgüte
para vermek? Aslâ! ABD önce DSÖ bütçesini dondurdu; ardından %20 azalttı.
Zaten dünya ekonomisinin ve dolar enflasyonunun hızla büyüdüğü o dönemde donmuş bir bütçe
gerçekte azaltılmış bütçe demekti. DSÖ yeni gelir kaynakları aramayabaşladı. Bugün üyelerin vediği
aidat gerçek ihtiyacın sadece beşte birini karşılıyor. Ya gerisi?
Üye ülkelerin ve özel şirketlerin bağışları. Tabi bu paraya “bağış” (donation) demek doğru değil.
Meselâ Pekin 2 milyar $ taahhütte bulundu. İnsanlığın iyiliği için… Yersen. Keza özel şirketler. Bu
bağışlar(!) gerçekte rüşvete benziyor. Neden?

DSÖ’nün ikinci büyük finans kaynağı Gates Vakfı. Gıdaların genleriyle oynayıp insanları kanser eden
Monsanto (Bayer), savunma sanayi ve petrol savaşları ile sarmaş dolaş olan bir vakıf.
https://twitter.com/DDGrubu/status/1295860938814390280?s=20
Gelelim Çin – DSÖ münasebetlerine. 18 yıl önce, 2002 sonunda hayvanlarda görülen bir Corona Virüs
türü Çin’in güneyindeki Foşan (佛山) şehrinde ortaya çıktı ve insanlara geçti. Çin durumu sakladı;
Hong Kong’ta ölümler başlayınca dünyanın salgından haberi oldu. “SARS” pandemiye dönüştü.
Dönemin DSÖ başkanı Gro Harlem Brundtland Çin hükümetini çok ağır sözlerle suçladı; hastalığı
saklayarak dünyayı tehlikeye attığını söyledi. Norveç’in eski başbakanlarından biri olan Brundtland,
sırtını sağlam bir uzmana dayamıştı: DSÖ halk sağlığı ve salgın hastalık uzmanı David L. Heymann.
Çin bu suçlamalardan çok rahatsız oldu. Heyman New York’ta Birleşmiş Milletler merkezine kadar
gitti; her fırsatta Pekin’i yaylım ateşine tuttu. Pekin geri adım attı; Çin sağlık bakanı istifa etti ve
hükümet elindeki bilgileri paylaşmaya başladı. Bilek güreşini Brundtland kazanmıştı…
Brundtland hem eski bir siyasetçi hem de çocuk doktoruydu. Yani hem siyasî kavgalara hem de
bilimsel karmaşıklık arz eden durumlara hazırdı.
Kendisinden sonra gelen kararsız müdürlerin aksine Brundtland “gerekeni” yapıyor sonra üyeleri bu
görüş etrafında birleştiriyordu. Sonraki müdürler ise oy birliği sağlanmadıkça kesin konuşmaktan
çekindiler ve COVID felâketinin tırmanmasında bunun etkisini gördük.
Tabi Brundtland teyzemiz Rockefeller bursu ile ABD’de okumuş. Acaba ABD’nin buna benzer
hatalarını dünyaya ilân eder miydi? Amerikan hastahanelerinde parası olmayanların diyaliz
makinesine bağlanmadığını, kış ortasında polis zoruyla sokağa atıldığını söyleyebilir mi?
Geçelim. Pekin artık yandaş bir DSÖ başkanı istiyordu; örgütün başına Margarette Chan geçti. Daha
önce Hong Kong’da sağlık genel müdiresiydi Chan; 2007’den 2017’ye kadar koltukta kaldı. Çin
vatandaşı olan Chan’ın elinde müthiş bir bağımsızlık kozu vardı aslında. Nedir?
2005’te DSÖ genel kurulu başkana alarm yetkisi verdi. Yani dünyayı tehdit eden bir sağlık sorunu
karşısında DSÖ başkanı oy birliğine muhtaç olmaksızın bütün dünyaya çağrı yapabilecek hatta
ihmalkâr davranan ülke varsa Birleşmiş Milletler’e şikâyet edebilecekti.
2014 senesinde Batı Afrika’da ebola salgını başladı. Hastalık özellikle Liberya, Sierra Leone ve Gine’de
can alıyordu. DSÖ’nün harekete geçmediğini gören bir STK, Sınır Tanımayan Doktorlar (STD) mart
ayında alarm verdi.
Ebola bugün dünyayı sarsan COVID’den çok daha öldürücüydü ve tedavisi halen yok. Hastalığın
bulaştığı her 10 insandan 6’sı ölüyor.
Bunlar bilindiği halde DSÖ Cenevre’de bir basın toplantısında basın sözcüsü Gregory Hartl dünyanın
gözünün içine baka baka “küresel tehlike yok; seyahat ve ticarete sınır koymayın” dedi. Neden?
Zengin beyazları tehdit etmeyen salgınlar önemsiz miydi? Ölenler fakir ve Afrikalı olunca sorun yok
muydu?
DSÖ 8 Ağustos 2014 tarihine kadar yani 6 ay gecikti. 2000 Afrikalı ölmüş ve hastalık bir çok ülkeye
yayılmıştı. 2016’da DSÖ ebola için resmen “bitti” dedi ama Doğu Afrika’da 10 ülkede 10.000 insan
öldü. Salgın bugün de devam ediyor. Ölenler için mezar yetiştiremiyorlar.

Gelelim bugüne… Doktor Tedros’un 23 Mayıs 2017’de seçilmesi Pekin’in açık desteği ile oldu. Çin’in
maddî destek verdiği, ortak proje yaptığı ülkeler Tedros’a oy verdi. Kim bu Etyopyalı? Ülkesinde 15
sene kadar bakanlık yaptı; sağlık ve dış işleri.
Doktor Tedros Etiyopya sağlık bakanı iken önemli reformlara da imza attı. Bu sebeple Afrikalı üyelerin
gözünde sadece Pekin’in adamı değil aynı zamanda meşruiyet sahibi bir liderdi. Hastahanelerin
sayısını ve kalitesini yükseltti; personel eğitimine önem verdi; sağlık hizmetini yaygınlaştırdı. Ama…
Ama Tedros’un bakanı olduğu rejim yüzlerce muhalifi öldürdüğü iddia edilen otoriter bir rejimdi.
Yatırımcıları korkutmamak için defalarca kolera salgınlarını gizledi. Sınır tanımayan doktorları sınır dışı
etmekle tehdit etti.
Doktor Tedros Dünya Sağlık Örgütü’nün başına geçince Zimbabwe’nin eski diktatörü Robert
Mugabe’yi iyi niyet elçisi tayin etti. Tepkilerden sonra geri adım atacaktı ama bu hamleyi iyi okumak lâzım: Çin’in ve uydularının kontrol ettiği DSÖ’nün maddî kaynakları hâlâ Batı’dan geliyordu.
Yani COVID salgını başlamadan çok önce bu gerginlik başlamıştı. Üstelik sadece DSÖ çatısı altında değil; sadece Pekin yandaşı ülkeler de değil. Meselâ Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün başına Çinli bir devlet memuru, Qu Dongyu geçti; sene 2019.
Bundan üç sene evvel İnterpol’ün başına Çin Devlet Güvenlik Sorumlusu Meng Hongwei geçti. Seçim çok tepki aldı zira Çinlilerin neredeyse aldığı nefesi bile sokak kameralarıyla takip eden bu teknofaşizmin kurmaylarından biri dünya polis teşkilatının başına geçiyordu.
2018’de Meng Hongwei bir günde ortadan kayboldu çünkü Pekin onu yolsuzlukla suçlamış ve
tutuklamıştı. Çinliler Meng Hongwei’yi tutuklarken İnterpol’de hiç kimseye haber verme gereği
duymamışlardı.
Bugün Çinli devlet memurları stratejik önemi haiz uluslararası kuruluşların başındalar: Uluslararası
Sivil Havacılık Örgütü ICAO, Birleşmiş Milletler Endüstriyel Gelişme Örgütü UNIDO, 5G için stratejik
olan Uluslararası Telekomünikasyon Birliği ITU ve insan hakları komisyonu UNHRC!
Komplo? Pek değil. Dünya nüfusunun beşte biri Çin’de yaşıyor. Finans, endüstri, enerji veya teknoloji
ile ilgili herhangi bir istatistiğe bakın. Çin daima ilk üçte… Genellikle birinci. Uluslararası kuruluşlara
hâkim olmaya başlaması, son 30 yılın beklenen bir neticesi.
Birleşmiş Milletler insan hakları komisyonunda Pekin’in söz sahibi olması çelişkili görünebilir. Peki
eskiden Fransa veya ABD’nin söz sahibi olması çok mu mantıklıydı? Dünyada satılan silahların %95’ini
üreten 5 ülkenin BM güvenlik konseyinde veto hakkı olmasında hiç çelişki yok mu?
Kısacası BM, organları ve diğer küresel örgütler adalet ve erdem gibi değerlerin değil güç kavgalarının
sahnesi. ABD, Fransa ve İngiltere asırlardır dünyayı sömürüyor ve utanmadan buna “istikarar, dünya
düzeni, medeniyet” gibi isimler takıyorlar. Yeni bir şey yok.
Netice?
ABD tek taraflı oynuyor,
Küresel işbirliği hayal; Avrupa bile üyelerine yardım etmedi. İtalya yüzüstü bırakıldı.
DSÖ görevini yapsaydı dünyadan örnek toplayıp virüs hakkında kaliteli bilgi üretirdi. Oysa 2 ay
Fransa “maskeye gerek yok” dedi; üçüncü ay Amerikalılar çin’den Fransa’ya maske taşıyan kargo
uçaklarını havaalanında durdurup rüşvetle ABD’ye çevirdiler.
Solunum cihazlarında yaşanan kaos…

DSÖ’nün ikinci finans kaynağı Bill Gates Vakfı’nı tanıyalım
Bill & Melinda Gates vakfı’nın aktifleri 50 milyar $, Dünya Sağlık Örgütü bütçesinin 10 katı. Vakfın
amaçları? Fakirlikle mücadele, aşı, kızların eğitimi, kadınların özgürleşmesi! Alkış! … Ama … bu para
doğrudan ihtiyaç sahiplerine yahut STK’lara verilmiyor. Ya ne oluyor?
ABD kanunlarına göre vakfı vergiden kurtarmak için harcanması gereken asgarî seviye %5. Tesadüfe
bakın, Bill & Melinda Gates vakfı da tam bu kadar parayı yardım için kullanıyor. Gerisi? Vakfa bağlı bir
trust bu parayı bir yatırım portföyü olarak yönetiyor. Meselâ?
Petrol (Total, BP), GDO’lu gıdalar (Monsanto/Bayer) ve silah üreten firmalar. Matrak değil mi?
İnsanlığa hizmet(!) için kurulmuş bir vakfın sahip olduğu 50 milyar doların 47.5 milyar $’lık kısmı
petrole, gıdalarımızı kirleten GDO’ya ve silahlara yatırılmış.
Daha da iyisi var: 2014’te Bill & Melinda Gates vakfı’nın trust aracılığı ile 540 milyon $ Coca Cola
hissesi almış. Aynı sene Bill & Melinda Gates vakfı Kenya’da Coca Cola’nın ihtiyacı olan meyveleri
üretecek 50.000 çiftçiye eğitim vermiş. İnsanî yardım… Yersen!
Tabi Coca Cola kâr ettiği zaman hissedar Bill & Melinda Gates vakfı payını alıyor. Bill Gates 45 Afrika
ülkesinden daha zengin.
Diyebilirsiniz ki, “adam çalışmış; Microsoft’u kurmuş; zengin olması normal…”. Eğer siz İstanbul’un
fethinden beri günde 10.000 $ kazanıyor olsaydınız ve haftasonu, tatil demeden her gün çalışsaydınız
ancak 2 milyar $ biriktirebilirdiniz. Bakın Bill Gates’in kaç parası var?
Sermayesi olan, kafası çalışan, riskleri göze alabilen ve çalışkan insanların zengin olması elbette
normal ve meşru. Ancak devletin kamusal alanı altın tepside sunduğu çakma iş adamları bunlardan
değil.
Bill & Melinda Gates vakfı Kenya’da GDO’lu mısır araştırmaları ve üretimi için 35 milyon $ harcadı.
Ama sıtma aşısından farklı olarak Bill vakfının GDO araştırmaları konuşmak istemiyor. World
Economic Forum gibi ortamlarda nadiren bazı soruları cevaplıyor.
Bill & Melinda Gates vakfı GDO konusunda vitrinde olmak istemeyen Monsanto’nun sevimli yüzü.
Afrika’da GDO’lu gıdaların yayılması için çalışan vakfı Monsanto fonluyor. (Bkz. Vakfın tanıtım
broşürü, Funding partners bölümü). B & M Gates Vakfı da Monsanto hisse senetlerini satın alıyor.
Bill Gates’in fikri gibi sunulan insanî yardım(!) projelerin mimarları Monsanto’dan ayrılıp(?) Bill &
Melinda Gates vakfı tarafından işe alınmış kişiler. Meselâ Robert Horsch.
Monsanto bildiğiniz gibi GDO’lu kısır tohumlarla ABD, Güney Amerika, Hindistan ve Avustralya’daki
çiftçileri esir almıştı. Monsanto tohumları ile çalışan bölgelerde çiftçi intiharları hızla arttı. Monsanto
dünyanın en nefret edilen şirketlerinden biri oldu.
Zararlı böceklere karşı Monsanto ilaçlarını kullanmak zorunda kalan çiftçiler, GDO ilen kirlenen
tarlalara başka tohum ekemediklerinden firmanın kölesi oldular. Bugün de durum aynen devam
ediyor.
Ne yazık ki Türkiye’de aydın/akademisyen geçinenler uykuda..

Bill Gates GDO’lu tohumları “açlıkla müdafaa” maskesi altında bedava dağıtıyor. Bu aşamada para ile
satılmasından bir farkı yok çünkü Monsanto ürünleri bir ülkeye girince çiftçiler gübre, böcek ilacı vs
herşeyi bu firmadan almak zorunda. Yoksa tarım duruyor.
Monsanto’nun GDO’lu tohumları kısır olduğu için her sene firmadan yeni tohumlar almak
zorundasınız. Polenler yoluyla GDO yerli türleri de kirleteceği için organik tohumların GDO ile aynı
bölgede, yanyana üretilmesi imkânsız.
Netice: Bu sadece bir örnek. Gerçek hikâye kötü kalpli Bill Gates’in gizli planları değil; mesele çok
daha büyük ve ideolojik. Nedir?
Liberalizm ideolojisi yüzünden ulus-devletler giderek aslî görevlerini terk ediyor. Suçla, açlık veya
hastalıkla mücadele Bill & Melinda Gates vakfı gibi vakıflara, gerçekte onları fonlayan Monsanto gibi
şirketlere kalıyor. Üstelik…
Üstelik insanî yardım(!) vakıflarını fonlayan bu şirketler harcadıkları parayı vergiden düşüyor. Vergi
gelirleri azalan ulus-devletler de kamusal alanı biraz daha özel şirketlere terk ediyor.
Çakma vakıflar ise fakirleri gerçekten kurtarabilecek okul, sağlık ocağı, su kuyusu gibi projeler
yapmıyorlar. Bunun yerine ucuz, gösterişli ve kâr getiren operasyonları tercih ediyorlar. Fakir balık
tutmayı öğrenmiyor; bir kaç bayat balık ile fotoğraftaki yerini alıyor.

YORUM YAPINIZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir